SÜRÇ-Ü LİSAN

Enes Malikoğlu'nun Resmi İnternet Sitesi

Merak ettiğim şu konuyu Hürriyet ifşa etmiş. Hayatımda ilk kez Hürriyet Gazetesi'ne teşekkür ederim...

Çok ama çok ilginç bir olayla karşı karşıyayım. Bu olayın adını muhteviyatını anlattıktan sonra gelin birlikte koyalım isterseniz.

Remzi Kitabevi’nde, D&R’da ve Kabalcı Kitabevi’nde çok satanlar rafının baş köşesinde duran Kayıp Gül adlı romanı elime aldım. Yazarı daha önce adını hiç duymadığım Robert Kolej mezunu Serdar Özkan. Benim adını hiç duymamış olmam bir kriter değil; incelemeye devam ediyorum. Ön kapağın tepesinde “Uluslararası Bestseller” ibaresi var. Vay be, galiba satın alacağım! Sol alt köşede de Slovenya’dan Air Beletrina’nın “Büyük bir global başarı. Simyacı, Küçük Prens ve Martı’yı sevenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap” yorumu. Air Beletrina nedir bilmiyorum ama kitabı Küçük Prens ve Simyacı’yla aynı kefeye koyuyor, kesinlikle alıyorum!
Aldım ve okudum. Kabaca, kayıp ikizini arayan Diana adlı bir kadının hikayesini anlatıyor. Bana göre sırtını Doğu kültürüne ve mistisizmine dayamış, Doğu’yu afili bir pakete sarıp Batı’ya satma eğiliminde, oryantalizm kokan, en insaflı deyişle ortalama bir kitap. Böyle kitap yazmak suç mu? Hiç değil. Fakat böyle kitaba “40 ülkede 28 farklı dile çevrildi” bandı takmak, uluslararası bestseller tabelası çakmak, Küçük Prens’le bir tutmak neyin nesi? Kıllandım ve araştırmaya başladım.

HABER 7 SİTESİ VE UFO DERGİSİ

Yazarın, birkaç röportajında Orhan Pamuk, Yaşar Kemal ve Elif Şafak’la karşılaştırıldığından bahsettiğini de okuyunca, demek ki dedim, edebi bir kaygısı da var. Öyleyse ilk baskısı 2003’te yapılmış bu kitap, ne gibi önemli eleştirmenlerden, ne gibi tepkiler almış bakayım. Kitabın arka kapağına ve web sitesine övgü dolu yorumlar yazanlar kim? Mesela Ayşe Olgun. Haber 7 sitesinde yazan bir gazeteci. Mesela Kanada’da kabloludan yayın yapan TVA kanalından Christine Michaud. “İçinizdeki iyiliği keşfedin” tarzında konferanslar veren, ev hanımlarına “kendine güven” atölyeleri düzenleyen bir TV figürü. “Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’tan sonra romanı en fazla yabancı dile çevrilen Türk yazar” ibaresini kullanan Moleskine City nedir peki? Prestijli bir defter markası olan Moleskine’in web sitesinde dünya metropolleriyle ilgili bilgiler içeren bir bölümün adı. Yazar Özkan’la İstanbul’un neresi güzeldir mantığına oturtulmuş 3 soruluk bir röportaj yapılmış. Sözkonusu ibare de kimin yaptığı belli olmayan bu röportajın başına eklenen 5 satırlık giriş kısmında yer alıyor. Durun daha bitmedi: “Gerçek mutluluğu aramak üzerine ilham verici harikularde bir öykü” yorumunu yapan Magazin2000 Plus ise yayın çizgisini doğaüstü olaylara, özellikle UFO’larla temas eden kişilerin öykülerine adayan bir Alman dergisi.
İmdiii... Gelelim çok satma mevzusuna...

KISACA YÜZBİNLERLE İFADE EDİYORUZ

Önce kitabın Türkiye’deki yayınevi Timaş’ı arayıp ne kadar sattığını sordum: 55 bin adet. Peki dedim yurtdışında, yayınlandığı 40 ülkede ne kadar sattı? Yüzbinlerle ifade ediyoruz dediler. O ne demek?
Yazar Serdar Özkan’ı aradığımda da bana kesin bir rakam veremeyeceğini çünkü yabancı ülkelerdeki kesin satış rakamlarının onu temsil eden ajansa ancak bir yıl sonra ulaştığını söyledi. E iyi de o zaman neye göre Uluslararası Bestseller diye kitabın üstüne yazıyorsunuz? “Çünkü” dedi, “Çeşitli ülkelerde bestseller listelerine girmişti.” Öyleyse bana o listelerin bir kopyasını gönderebilir misiniz? Ben bu listelerin en saygın olanı New York Times Bestseller’da rastlayamadım?!
Bu isteğime aynen şu yanıtı verdi: “Takdir edersiniz ki yabancı dillerdeki listeleri takip etmek son derece zor. Ben şahsi çabamla 4-5 adet listeyi saklamıştım ama sizin sorgulama biçiminizden pek iyi niyetli bir gazeteci olmadığınızı düşündüğümden bu listeleri de sizinle paylaşmam.” Yazarın bu sözleri durumu yeterince açık şekilde gözler önüne serse de araştırmaya devam etme kararı aldım ve Serdar Özkan’ı uluslararası platformda temsil eden ajans Baror’la irtibata geçtim. Baror’dan Heather Hanım’a Kayıp Gül’ün uluslararası satış rakamını sordum. Bana son derece şen ve tanıdık bir cevap verdi: “Çok iyi. Yüzbinler civarında!” İyi ama Heather Hanım böyle bir laf olabilir mi, kaç yüz binler? 200 bin mi, 400 bin mi, 800 bin mi? Küsuratında değilim ama yaklaşık bir rakam söyleyin Allahaşkına! “Yok öyle bir rakam veremiyoruz. Yüzbinler civarı...”
Üşenmedim Özkan’ın web sitesinde adını verdiği yabancı yayınevlerine ulaşmaya çalıştım. Yayınevlerinin çoğu çok küçük olduğundan ulaşmak ve karşıda yetkili birini bulmak son derece zor oldu. Örneğin kitabın Japonya’daki baskısını yapan Village Books’u bir türlü bulamadım. Washington’daki Village Books yayınevi belki dağıtımını yapıyordur diye onlarla irtibata geçtim. Bana “Böyle bir yazarları olmadığını, başka bir Village Books yayınevinin varlığından da haberdar olmadıklarını” söylediler. Onlar haberdar olmayabilir, Japonya’da mutlaka böyle bir yayınevi ya da dağıtıcı vardır, herhalde ben ulaşamadım. Bu arada kitabı Fransa’da basan Presses du Chatelet’den bir satış rakamı elde etmeyi başardım. Yayınevinden Sandrine Robinet aynen şu yanıtı verdi: “Bu kitaptan 6 bin adet satmışız.”
BİRAZ MANTIK, BİRAZ MATEMATİKLE ÇÖZELİM

Şimdi gelin, birlikte biraz matematik, biraz mantık kullanarak Kayıp Gül’ün sadece kapağında yer alan iddiaların doğruluğu konusunda karar verelim:
İddia: Küçük Prens ve Simyacı’dan sonra mutlaka okunması gereken bir kitap! Bunu söyleyen saygın bir edebi figür mü? Hayır Slovenya’dan herhangi bir haber sitesi.
İddia: Uluslararası Bestseller! Neye göre? Bana yabancı ülkelerdeki satış rakamını veremiyorsunuz, Türkiye’deki ve Fransa’daki satışı ortada. Yazarın internetten topladığı 4-5 tane ne idüğü belirsiz bestseller listesine dayanarak kitabın kapağına “Uluslararası Bestseller” yazmak etik mi?
Ben bir gazeteci olarak, daha da önemlisi bir tüketici olarak bu soruları soruyorum diye kitabın yazarı tarafından hemen “kötü niyetli” yaftası yedim. Öyleyse bunca soruşturmadan sonra ben de bu yapılanın bir kitap pazarlamanın ötesinde kandırmaca olduğunu söylersem peşin hükümlü davranmış olmam, değil mi?
Serdar Özkan’ın, tek amacı adını yazar olarak duyurmak isteyen iyi bir insan olduğuna şüphem yok ama bu hikaye bana, hayal ettiği kişinin yerine geçmek için her şeyi göze alan bir adamı anlatan Patricia Highsmith’in “Yetenekli Bay Ripley” romanını hatırlatıyor. Ama sanıyorsanız ki, “Edebiyatın Yetenekli Bay Özkan’ı” diye bir laf söyleyeceğim, yanılıyorsunuz. Söylersem gerçekten kötü niyetli olurum.

Alıntı: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12887668.asp?yazarid=341


   Türkiye'de edebiyat piyasası epey karıştı son 5 yılda. Olmayan meydanlarda, değersiz ülkelerin meydan savaşı yapılıyor. Neden olmayan meydanlar? Neden değersiz ülkeler? Çünkü edebiyat artık para etmiyor. Meta olarak değil; yani ülkemizde artık bir yere oturmuyor. Bir anket yapalım sokağa çıkalım ve diyelim ki günümüz şairlerinden en sevdiğiniz hangisi diye  İsmet Özel'den Ece Ayhan'dan öteye geçemez toplum. Toplumun “Günümüz şiiri” algısının 70'lerde kaldığını iddia ediyorum. Tabii ki herkes şiirle ilgilenmek zorunda değil. Azınlıkta kalmak zorundadır belki de şiir okuyucusu; ancak hiç bugünkü kadar azınlık olmamıştı. Azınlık olmak için bir çoğulluk oluşturmak gerekiyor. Ortak değerler olması gerekiyor. Şimdi denebilir ki "şiir, gençlerin işidir toplumun orta yaşlıları gençliğindeki şairleri bileceklerdir tabii." O zaman bu anketi sadece 15–30 yaş arası yapalım bu sefer verecek cevap bulabilecekleri şüphelidir.


  Günümüz şairleri bunu suçunu tamamen halkta buluyor: Yozlaşmanın getirisi diyor, Kapitalizmin yerleşmesi diyor, medyanın kokuşturması diyor, biz yazarız okuyan okusun diyor, diyor da diyor... Bu söylenenlere hemfikir olmamak elde değil; ancak bu yozlaşmayı durdurmak engel olmak, yenileceğini bile bile göğsünü germek şairin görevi olmalı. Şiir dağa çıkmış, düze indirmek neden şairin umrunda değil?! Yozluk varsa mücadeleyi kim verecek. Savaşmadan mı kazanacak yozluk!


  Savaşmayı alçakça bulanlar, bu savaşta kendini taraf görmeyenler kendini popülist (halkçı) olarak tanımlayarak koca bir tezatın içine de düşüyorlar. Böyle bir savaşın eskilerde kaldığını düşünüyorlar.  Çünkü onlar başka savaşlarla meşgul! Bahsettiğim savaş Karagöz dergisiyle Fayrap dergisi arasında süregelen saf savaşı. 10 yıl önce aynı saflarda şiir söyleyenlerin çeşitli sebeplerle ayrıştığı, başka saflara ayrıldığını görmekteyiz. Hakan Arslanbenzer'in etrafında toplanan ve neo-epik denen şiir akımının şairleriyle, Osman Özbahçe'nin önderliği(!)ndeki Karagöz güruhu! İlk bakışta kavganın sebebi H.Arslanbenzer'in saldırgan tavrı karşısında karşı cenahın tepkisi olarak yorumlanabilse de asıl sorun edebiyat dünyasında tanınan bir abinin [o abinin ismini kendine sormadan yazamam] doğru tespiti:  "İsmet Özel'den devralınacak arsanın miras kavgası!" Yani oligarkların savaşı denebilir. Yoksa yazıda, üslupta, konularda ayrılık olsa da bu ayrılık keskin değil. Karagöz'de neo-epik tarzda şiir yazan birçok şair var. Her iki tarafın yazar ve şairleri Dergâh gibi baba dergilerde yan yana gelebiliyorlar.


  Tamam, sanal ya da gerçek bir savaş var. Çok dağılsam da benim bu yazıdaki derdim bu savaşın etiğinden bahsetmek. Başta söylemiş olduğum gibi artık toplumun hiçbir kesimi tarafından itibar görmeyen bir toprak parçası için yapılan bu savaşta, savaş ahlakı kavramının yerle bir edildiğini görmek bu savaşı daha da gayrimeşru hale getiriyor. Aslında bunu daha çok ihlal eden Karagöz tarafı.  H.Arslanbenzer nefret ettiği hatta küfre varan hakaretler ettiği adamları şiir yıllığına alıyor ve onlarla ilgili elinden geldiğince nesnel değerlendirmeler yapıyor. Elinden geldiğince dedim çünkü neo-epik bakış açısıyla değerlendirip kendince bir paha biçip onları sınıflandırabiliyor. Karagöz'e gelince... Son sayısında öyle bir ahlaksızlığa başvurdu ki günahım kadar bile sevmediğim H.Arslanbenzer adına sinirlendim. Bir insana bu kadar haksızlık yapılamaz diye düşündüm. Derginin 90 şiirini konu eden son sayısında neredeyse H.Arslanbenzer'den hiç bahsedilmiyor. Karagöz'deki şair ve yazarlarla hasbelkader geçmişte aynı dergide yazdıysa işte oralarda adı öylece geçiveriyor. Ahlaksızlık o raddeye varmış ki neo-epikten, epiklikten bahsedilip Arslanbenzer'in ismi ağza alınmıyor. Çeşitli epik şairler için başlık açılmış uzun uzun methiyeler düzülmüş ama o işin elebaşı yok ortada.  Fayrap'ın adı zaten geçmiyor. 90lı yıllarda Fayrap mı vardı diyenler olabilir.2000li yıllarda çıkmaya başlayan bir sürü derginin Karagöz'ün bu sayısında konu ediliyor olması olayda art niyet olduğunun net bir göstergesi. Bir şairi sevmeyebilirsin; şiir anlayışların uyuşmayabilir veya kişisel husumetin olabilir; ancak o şairin kurduğu ( ya da kurduğunu iddia ettiği) bir akımdan bahsedeceksen hırsından ölsen de o adamı konu etmelisin. Bir savaşta mertçe savaşmak yerine o adamın ailesine musallat olup karısını çocuklarını kaçırmak gibi korkakça bir tavırdır bu yapılan. 

  Madem adamın şiir anlayışına karşısın o zaman eleştirel olarak bari söz et. Edeceksin, etmek zorundasın! Etmiyorsan akımlardan, doksanların dokusundan da bahsetmeye hakkın yok. Yok hala buna hakkın dolduğunu düşünüyorsan kendin çalıp kendin oynarsın vesselam!

MÜELLEFE-İ KULÛB[*] İÇİN SÖYLENEN MARŞ

 

Kanırt gövdenin rengini

Belirginleştir

Buğz et en azından.

 

Sızdıkları yerden, kuytu yerlerden

                              karanlık

                              her sıvışılan zaviye

                              mutat üzere konmuş: olduğu yere

                              Sabit,hareketsiz ve de statik

                              bastığımız yerlerden

                              havalandığımız

                              bittiğimiz, başladığımız

                              hatta üstünde secde izi bolca olan

                              yerlerden arındır sıvı putları

 

Kınayıcının kınasından yıkayıp ellerimizi

koymak için oymaklı bir kayanın altına

vaktidir bilmenin. Ala ışığı konduğu yerden yükseltmek ve!

Komutanım demek! Reis, emrindeyim!

“yaşamım ve ölümüm” diyebilmeliyim.

.

Allah’ın emri, peygamberin kavmi için

Kapanan terzi dükkânları için,

Apoletlere karşı rozetler için

Gırtlağa takılmış X**(خ)için

Kalbi ısınanlar için

Isındırılacaklar

Isınmış olup yanmaya adananlar

Isınmakla yanmak arasında kalanlar…

 

Ben, aklın zekâtını veriyorum ancak

Bankaya kredi borcu olan ben

Kapitalizme ancak bu kadar saldırıyorum

Kalp zaten sıcak, ben yumruğu zorluyorum.

 

                                                      http://www.tasfiyedergisi.com/?p=390                            



[*] MÜELLEFE-İ KULÛB: İslam Terminolojisinde kalpleri ısındırılan, yumuşatılan kimseler anlamındadır. İslam’a yeni girenler için kullanılır. Ya da belki girip de çemberi yeni fark edenler için…

** Kürtçe’ de gırtlaktan okunan “h” sesi